Rekombinant DNA teknolojileri ile üreme ve gelişim biyolojisinde kullanılan teknik ve teknolojilerin uygulanmasıyla elde edilen genetik kopyalamalı koyun ve maymunun ne olup olmadığı aşağıda kısaca anlatılacaktır. Bugün gelinen noktada genetik alfabenin ve kodlamanın sırları belli ölçüde çözülmüş ve genetik programın işleyişi taklît edilerek canlılar üzerinde birtakım sınırlı değişiklikler yapılmaya başlanmıştır. Bugün yediğimiz sebze ve meyvelerin, içtiğimiz sütün, yediğimiz etin, kullandığımız ilaçların belli bir yüzdesi (genetik programların daha iyi tanınarak sırlarının daha fazla çözülmesi ve bazı potansiyel kabiliyetlerinin ortaya çıkarılmasıyla) ıslah edilmiş bitki, hayvan veya mikroorganizmalardan sağlanmaktadır. Bilindiği gibi aslında başlı başına mucizevî karakterde olduğu halde, sürekli yaşanılan bir vakıa halinde görüp tanıdığımızdan dolayı bize sıradanmış gibi gelen, canlı organizmanın farklılaşarak ve gelişerek tek bir döllenmiş hücreden nasıl ortaya çıktığı, yani canlı varlıkların nasıl dünyaya geldiği 1970'li yıllardan beri üzerinde çalışılan bir konudur. Önce döllenme ile birlikte embriyonun gelişmesi için gerekli ve yeterli şartların neler olduğu üzerinde, bir seri araştırmalar başlatıldı. Bu araştırmalar daha çok çiftlik hayvanları ile model canlı dediğimiz kurbağa, fare, tavşan ve maymun ile, koyun keçi, sığır gibi insan hayatında önemli yeri olan evcil canlılar üzerinde yürütülmektedir. Üreme hücrelerini çoğaltma veya teksir etme (klonlama) çalışmalarının ilki 1970'li yıllarda Cambridge Üniversitesi’nden John Gurdon ve ekibinin çekirdeği çıkarılmış kurbağa yumurta hücresine erişkin kurbağanın deri hücrelerinden çekirdek transfer etmesiyle başlatıldı. Embriyonik gelişmesine devam eden yumurtalar, larva dönemine kadar (kuyruklu kurbağa) gelişip, durdu ve hiçbir zaman erişkin kurbağaya dönüşemediler. Bu deneyler, bir canlının gelişimi için spermin mutlaka yumurtayı döllemesinin şart olmadığını doğruladı. İkinci kademede hücre füzyonu dediğimiz teknik geliştirildi. Bu teknik iki farklı hücre grubunun uygun şartlar altında birbiriyle birleşmesini sağlayarak tek bir hücre elde edilmesinin mümkün olduğunu ispatladı. Böylece melez hücreler literatüre girdi. Daha sonra hücre seviyesinde ölümsüz olarak tanımlanan (yani devamlı olarak bölünerek üreyen) kanser hücreleriyle, bağışıklık sisteminde özel antikor üreten bağışıklık hücrelerinin füzyonunun mümkün olup olmadığı araştırıldı. Sonunda bu da başarıldı ve monoklonal antikor üreten ölümsüz hibridoma hücreleri elde edilerek, hastalıkların teşhisinde ve tedavisinde çığır açan monoklonal antikor üretimi gerçekleştirildi. Daha sonraki adımda bu hücre füzyonu çalışmaları, hücre farklılaşmasının nasıl olduğunu aydınlatabilmek için üreme hücreleri üzerinde yoğunlaştırıldı. Bu safhada deney tüplerinde (in vitro) döllenmiş yumurta hücrelerinden 3 günlük, 9 günlük veya bir aylık gibi gelişim dönemlerinde embriyonik hücre alıp, bunları aynı türe ait fertlerin döllenmemiş yumurta hücresiyle füzyona sokup, gelişip gelişmedikleri gözlendi. Bu ise tüp bebek dediğimiz in vitro döllenme teknolojisinin pratikte kullanılmasına yol açtı. Sağlıklı gelişen döllenmiş hücre toplulukları daha sonra ilgili canlının rahmine implante edilerek (yerleştirilerek) canlının anne karnında gelişmesi sağlandı. Bu başarılar, araştırmacıları çekirdek transferi teknolojisini daha değişik şekillerde kullanmak için cesaretlendirdi. Açarsak, yumurta hücrelerinin çekirdekteki genetik programı, hücreden mikrocerrahi usulleriyle uzaklaştırıldı. Aynı türe ait embriyo veya fetusun değişik dönemlerinden alınan hücrelerin çekirdekleri çıkarılıp, çekirdeği alınmış yumurta hücresiyle birleştirilmesi uygun şartlarda gerçekleştirildi. Elektrikî uyarı bu yumurtanın çoğalmasını ve gelişmesini başlattı. Bunda da oldukça başarı sağlandı. Dünya medyasında herkesi ayağa kaldıran olay ise, çekirdek transferi için, embriyonik hücre yerine erişkin bir dişi koyunun farklılaşmış meme bezi hücrelerinin kullanılmasıdır. Yaratıcı’nın daha başta bir kuzu meydana getirmek üzere programladığı ve sitoplazmasını hazırladığı yumurta hücresindeki potansiyelin, aynı türe ait bir başka kuzunun genetik programı kullanılarak canlı gelişmesi için harekete geçirilmesinden ibarettir. Daha sonra bir başka kuzunun rahmine yerleştirilen bu embriyonik hücre topluluğu normal kuzuların doğumunda olduğu gibi yine Allah'ın baştan koyduğu genetik program gereği gelişerek Dolly isimli bir kuzu olarak kendini göstermiştir Araştırmacıları hayrete düşüren asıl durum, farklılaşmış hücrelerin genetik programlarının iç saatinin de farklılaştığı dolayısıyla tekrar saati veya gelişim programını başa almanın imkansız olduğu yönündeki inançları ve bu konudaki deneylere ait bulgulardı. Zaten potansiyel olarak bir insanın veya herhangi bir canlının her bir hücresinde tekrar bir canlıyı oluşturabilecek genetik program ve bilgi mevcuttur. Dolayısıyla teorikte bir hücreden bir insan veya canlı yapmanın potansiyel bilgisi vardır. Nitekim genetik bilginin farklı bir düzenleniş biçimi olan bitkilerde aşılama teknikleri bunun en güzel göstergesidir. Bitkilerin genetik programı hayvanlara nazaran daha kolay geriye döndürülebilir olduğundan, yaprak, dal, kök hatta günümüzde bitki doku parçalarından yeni bir bitki elde etmek yadırganmadan yapılan bir işti. Ancak aynı şeyin hayvan hücrelerinde gerçekleşmediği biliniyordu. Çünkü hayvanların genetik programındaki gelişim saatinin belli bir noktadan sonra programı sıfırlayıp başa dönmediği zannediliyordu. Ancak İskoçya’da Roslin Enstitüsü’nde dünyaya gelen kuzu, erişkin hücrelerin bazılarının genetik programının yeniden ilk başa sıfırlanıp ve yeni bir canlı oluşturacak şekilde genetik programın düzenlenebileceğini göstermektedir. Burada asıl mucize olan, yumurta hücresinin sitoplazmasında bulunan proteinlerin ve enzimlerin ve diğer faktörlerin genetik programın başa alınmasında rol oynadığının anlaşılması ve bu işin ancak yumurta hücreleri içinde gerçekleştirilmesinin mümkün olduğunun ortaya çıkmasıdır. Ayrıca sitoplazmada bu saatin başa alınıp gelişimi sıfırdan başlatan faktörlerin neler olduğu konusunda hiçbir şey bilinmemektedir. Ian Wilmut ve ekibinin başarısı, erişkin hücreleri kültür ortamında çoğaltıp, hücrelerin hayat devrini iyi takip ederek G-o (sıfır) fazına (kromozomların en belirsiz olduğu, bölünmeler arasındaki dinlenme safhası) sevk etmeleridir. G-o safhasındaki hücrelerin çekirdeklerindeki mevcut DNA materyalini birleştirmede kullandılar. Bunun için hücre kültüründe hücreleri aç bırakarak canlılıklarını en alt seviyede tutacak bir besiyeri (ortam) hazırladılar. Bu safhada, hücrenin hayatını sürdürmesi için gerekli genleri hariç, diğer genlerini kapattığı düşünülmektedir. Bu kademedeki genetik materyal yumurta hücresinin içine konulduğunda, yumurtanın sitoplazmasındaki bilinmeyen faktörler, genetik programın gelişim saatini sıfırlayabilmekte ve gelişimi yeniden başlatabilmektedir. Amerika’da maymunların kopyalanması şeklinde duyurulan olay ise Dolly isimli koyunun elde edilişine göre daha basit bir tekniktir. Maymunlarda yapılan şey, in vitro (tüp içinde) olarak, aynı türe ait spermle döllenen dişi Rhesus maymununun yumurta hücresi in vitro laboratuar şartlarında çoğaltılıyor ve 8 hücrelik dönemde bu hücreler ayrıştırılıp, hücre kültürlerinde her biri çoğaltıldıktan sonra bu hücrelerin çekirdekteki döllenme ile ortaya konulmuş programları çıkarılıp, elektrikî akım altında başka bir Rhesus maymununun yine döllenmemiş ama çekirdek materyali çıkarılmış yumurta hücreleriyle füzyona sokuluyor. Melez yumurta hücrelerinden başarıyla çoğalanlar belli bir safhadan sonra dişi Rhesus maymunlarının rahmine yerleştirilip orada canlının gelişmesi ve yavrulaması sağlanıyor. Şu ana kadar canlı hayvan embriyosundan alınan hücreler kullanılarak başarıyla klonlanan canlılar içinde kurbağalar, koyunlar, sığırlar ve en son olarak maymunlar yer almaktadır. Dolly doğmadan önce de kuzu embriyosundan elde edilmiş ve farklılaşmalarını henüz tamamlamamış hücrelerin genetik programı, döllenmemiş ve içindeki programı çıkarılmış yumurtalara konularak yedi tane kuzu üretildi. Bunlardan şimdi biri hamile. Dolly ise 6 yaşındaki erişkin bir koyunun meme bezi hücrelerinin genetik materyalinden dünyaya gelen ilk canlı olma şerefini taşıyor. Bunu kuşku ile karşılayan Bath Üniversitesinden embriyolog Jonathan Slack, Dolly isimli kuzunun tamamen farklılaşmış erişkin hücrelerden üretildiğine pek inanamıyor. Çünkü Dolly'nin kaynak hücresi olan meme bezi hücreleri farklılaşmamış kök hücreleri bakımından oldukça zengin bir kaynaktır. Hücre kültürü yüzde yüz homojen olmadığından çekirdek alımı sırasında farklılaşmamış kök hücreler buna karışmış olabilir diyerek kuşkularını belirtmektedir. Dolly'nin gelişmesine yol açan deneylerde, aynı fertten üç ayrı hücre populasyonundan alınan çekirdek materyalleri kullanıldı. Biri, 9 günlük embriyo hücreleri, diğeri 26 günlük cenin hücreleri üçüncüsü ise, 6 yaşındaki koyunun meme hücreleri. Dolly kuzusunun doğumuna sebep olan araştırmacı I. Wilmut, niçin beyin ve kas hücrelerini verici hücre olarak kullanmadıklarını ise, bu hücrelerin yüksek seviyede farklılaşmış hücreler olduğunu dolayısıyla genetik programı sıfırlayıp gelişimi yeniden başlatmanın mümkün olmadığını belirtmektedir. Ayrıca çok yaşlı erişkin hücre kültürleri kullanmanın da doğru olmadığını belirten Wilmut bu yaşlı hücrelerin, DNA'sında zarar ve hata bulunması ihtimalinin yüksek olduğunu ifade etmektedir. Yeniden inşa edilen füzyon embriyoların üçte ikisi (277 füzyon embriyo) yaşamadı. Bu teknikte düşük oranı da oldukça fazlaydı. Rahimlerine embriyo yerleştirilen koyunların 8 tanesi canlı doğum verdi. Bunların sadece biri erişkin meme hücrelerinden kaynaklanan Dolly idi. Maymunlarla yapılan klonlama (kopyalama) çalışmalarında ise, yüzlerce embriyodan sadece 9 tanesi başarılı şekilde gelişmeye başladı ve anne rahmine yerleştirildi. Bunlardan üç tanesi anne rahmine tutunarak gelişimini sürdürdü. Sonunda iki tanesi canlı ve sağlıklı olarak dünyaya geldi. Dolly isimli kuzu bugün 7 aylık ve oldukça sağlıklıdır. Dolly, erişkin hayvanların farklılaşmış hücrelerinin genetik materyali uygun şekilde ayarlandıktan sonra yumurta hücresine sokulur ve gelişme uyarılırsa, aynı genetik programın yeni bir canlının inşasında kullanabileceğini gösteren ilk delildir. Ian Wilmut 'e göre Dolly isimli kuzunun dünyaya gelmesi, memelilerde genetik programın okunmasının çekirdek ile çevresindeki sitoplazmanın karşılıklı tesirleriyle düzenlendiğini ortaya çıkarmıştır. Kompleks bir yapı arzeden bu karşılıklı tesirlerle düzenleme, yüzde yüz deterministik kurallar içinde cereyan etmediğinden başarı nisbeti oldukça düşük olmaktadır. Bütün bu denemeler sırasında yan ürün olarak bir sürü garip yaratığın veya kaybın oluşması da her zaman söz konusudur. Çünkü bu teknikte izlenen bütün safhalar, çok ayrıntılı şekilde kontrol edilememekte ve belli ölçüde deneme-yanılma stratejisi (% 20-30 başarıyla) kullanılmaktadır. Bu tekniklerin uygulanmasında insanları dinden soğutacak veya Yaratıcı'nın varlığını şüpheye düşürecek her hangi bir şey yoktur. Bütün bu başarılar, Allah'ın kudretinin büyüklüğünün ve canlıları yaratmadaki mucizevî faaliyetinin sebepler planında daha iyi anlaşılmasına yol açmaktadır. Ayrıca bu deneyleri gerçekleştirenler tarafından farkına varılsın veya varılmasın Allah'ın canlılar dünyasında işlettiği nizam ve kanunların ışığında yine O’nun yarattığı ve hazırladığı hücreleri kullanarak ve O’nun izniyle -canlı oluşumunda atlanabilir ve değiştirilebilir basamaklar kullanarak- yapılmaktadır. Bir başka deyişle, Cenab-Hakk'ın yaratma fiilini sebepler planında anlayıp, onu taklîd ederek ve sebepleri belli noktalarda değiştirerek yine O’nun yarattığı hücreyi ve sistemi kullanarak bir canlının anne karnında gelişmesini değişik bir yoldan sağlamaya vasıta olmaktır. Bütün bu gelişmeler bizlere canlı gelişmesi için tabiî yollarla döllenmenin zorunlu bir yol olmadığını ve yumurtanın spermle döllenmeden de elektrikî, fizikî veya bilemediğimiz bazı faktörlerle bölünmesinin uyarılabileceğini ve anne karnında bir canlıyı oluşturabileceğini göstermektedir. İkinci olarak tek bir türe ait canlıların genetik programının, hem aynı fert üzerinde hem de farklı fertler üzerinde o türe ait bir model canlıyı inşa edecek bilgiye sahip olduğunu, ve yumurtadaki genetik programın aynı canlının bir başka hücresindeki genetik programla veya aynı türe ait farklı canlının genetik programıyla yer değiştirebileceğini ve yumurta sitoplazmasının içindeki bilinmeyen faktörlerin genetik programı ilk başa almasının mümkün olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar gerçekte dikkatle yorumlanırsa öldükten sonra dirilmenin ve tek bir hücreden bile Allah'ın yeni bir insan yaratmasının aklî sebepler planında mümkün ve makul olduğunu ve kâinattaki Hafîziyet (herşeyin korunması kayıd edilmesi) tecellilerini açıkça göstermektedir. Bütün bu teknikler, insanlığın emrine verilen sebze ve meyvelerin ıslahında veya insanlığın hizmetine verilmiş evcil ve çiftlik hayvanlarının verimliliğinin artırılmasında kullanılırsa, muazzam potansiyele sahiptir. Ancak her şeyde olduğu gibi teknik ve aletler nötrdür. Onları kullanan kişinin niyetine ve kullanış biçimine ve kullanma yerine göre iyi veya kötü olabilir. Nasıl silah adam öldürmede de kullanılabilir. İnsanın kendini ve vatanını korumada da. Bize düşen bu alet ve tekniklerin doğru ve yerinde insanlığın hizmetinde kullanımına yönelik kanunları ve düzenlemeleri çıkarmak ve bu teknikleri yakından izlemeye almak olmalıdır. Yoksa, insanlar silahla adam öldürüyor diye bir milletin ordusunu yok etmek nasıl mümkün değilse, insanlığın sağlık ve açlık problemlerini çözmede büyük potansiyele sahip bu teknikleri ve gelişmeleri yasaklamak o kadar tehlikeli ve saçmadır. Bir başka saçma şey de, bütün bu yapılanları, Yaratıcı’yı inkâr gibi görmek veya ALLAH'ın kudretine sınırlamalar gibi düşünmektir. Böyle bir gelişmeyi dine karşı bir şey gibi göstermek hatta bazılarının dinsizliklerini ve inançsızlıklarını ispatlamak için bu kudret mucizesini kullanmaları veya ona sığınmaları ise daha da acınacak bir durumdur. Ancak din insanların iyilikte, güzellikte ve hayırda yarışmalarını teşvik ederken, her türlü kötülükten ve tahribattan ve kendine ve başkalarına zarar vermekten insanı sakındırır. Bu bakımdan hiçbir yeni tekniğin insanlığın zararına kullanılmasını, din hoş göremez ve yasaklar. Ayrıca ilahiyatçıların ve bilim adamlarının bir araya gelerek açıklığa kavuşturmaları gereken bir başka husus da, bu teknikle ne ile ve ne kadar oynayabileceğimiz konusunda sınırların çizilmesidir. İnsanoğluna eşyaya müdahale ve tesir hakkı verilmişse ve ölüme geçici bir hayat rengi vermek mümkün ise, bu yetkiyi kullanmanın sınırları nerede başlayıp nerede bitecektir? KOPYALAMANIN AHLAKİ BOYUTU Dünyadaki 700 biyoteknoloji şirketini bünyesinde barındıran Biyoteknoloji Enstitüsü Kurumunun başkanı konunun ahlâkî boyutu hakkında şu beyanatı vermiştir: Biyoteknoloji Enstitüsü genetik bilgiyi ve teknikleri hastalıkların teşhisinde ve tedavisinde ziraî ve çiftlik ürünlerinin geliştirilmesinde ve ıslahında kullanmak için vardır. Biz buna bu olay daha teori iken karşıydık. ¹imdi bu teknik olarak mümkün ise, bu bilgi ve tekniğin insan klonlanması konusunda yasaklanmasını ve kullananların cezalandırılmasını ve bu konuda âcilen kanun çıkarılmasını istiyoruz. ABD vatandaşları üzerinde 1005 kişiyi kapsayan kamu oyu araştırmaları, halkın % 89’unun insanları klonlamanın ahlâken kabul edilemeyeceğini belirtmiştir. Halkın büyük çoğunluğu hayvanları ve insanları klonlamanın, çözdüğü problemden daha fazla problem meydana getireceğini ifade etmişlerdir. Halkın % 50’si klonlanan sebze ve meyveleri yiyebileceğini belirtirken %56’sı da klonlanan hayvanların etlerini yemeyeceklerini söylemişlerdir. Halkın 2/3’si de hükümetin derhal bir kanunla canlıların klonlanması konusunda düzenleme yapması gerektiğini belirtmiş. Ankete katılan kişilerin 3/4’ü insanları klonlamanın Allah'ın emirlerine isyan sayılacağını belirtmiştir. %7’lik bir grup da kendilerinin klonlanmak istediklerini belirtmişlerdir. Başkan Clinton 3 Mart 1997 günü Milli Etik Komitesini toplayarak durum değerlendirmesi yaptı ve 90 gün içinde bu olayın ahlâkî ve kanunî boyutlarını ve muhtemel tesirlerini ihtiva eden bir rapor hazırlanmasını istedi. KAYNAKLAR: 1. Roslin Institute, http://www.ri.bbsrc.ac.uk/ 2. Ian Wilmut mailto:Ian.wilmut@bbsrc.ac.uk 3. http://www.salonmagazine.com/news/newsreal.htm 4. http://www.med.upenn.edu/bioethics 5. http://www.newscientist.com/clone/clone.html |
Showing posts with label Allah. Show all posts
Showing posts with label Allah. Show all posts
Saturday, February 24, 2007
GENETİK KOPYALAMANIN ARKA PLANI
Labels:
Allah,
bilim,
biyoteknoloji,
dna,
genetik kopyalama,
genler,
koyun dolly,
kromozom,
yumurta
BİLİM İNSANLARI ALLAH'A ULAŞTIRIR
Giriş Bilim, Allah'ın sanatını, yaratışındaki üstünlüğü, kusursuzluğu ve mucizevi özellikleri görebilmenin bir yoludur. Herhangi bir bilim dalında araştırmalar yapan bir insan, eğer birtakım önyargılara veya körü körüne bağlı olduğu bir ideolojiye sahip değilse, gördüğü her ayrıntıda mükemmel bir tasarımın varolduğunu görür ve bu tasarımın ancak sonsuz bir aklın eseri olabileceğini rahatlıkla anlayabilir. İşte bu nedenle tarih boyunca büyük keşifler yapmış, bilimsel gelişmenin öncüsü olmuş bilim adamlarının büyük bir çoğunluğu Allah'a yönelmiştir. Okuyacağınız bu yazı dizisinde, bilim ve dinin çeliştiğini, bir bilim adamının dindar veya dindar bir insanın bilim adamı olamayacağını savunanların ne kadar önemli bir yanılgı içinde bulundukları gözler önüne serilecektir. İki ayrı bölümden oluşan bu dizinin ilk bölümünde, İslam dininin hakim olduğu bir ortamda yetişmiş, Allah'a olan inancı ile tanınıp övülen, aynı zamanda bilimde pek çok ilke imza atarak tarihe geçen bilim adamlarından bahsedilecektir. İkinci bölüm ise, tarih boyunca keşifleri ve bilimsel alandaki çalışmaları ile tanınmış ve şahit oldukları bilimsel gerçekler karşısında iman etmiş Batılı bilim adamları ile ilgilidir. I. İlim Öncüsü İslam Alimleri İbn-i Sina İbn-i Sina 980 senesinde Buhara yakınlarında doğmuş bir İslam filozofu ve tıp bilginidir. Önce babasından daha sonra da dönemin ünlü bilginlerinden mantık, matematik ve gökbilim öğrenimi görmüş, tıp alanında gösterdiği başarılar nedeni ile de II. Nuh'un özel hekimi olarak görevlendirilmiştir. Ünlü eseri el-Kanun, yaklaşık bir milyon kelimelik büyük bir tıp ansiklopedisidir. Bütün eski tıp ve müslüman tıp ilmini ihtiva eder. Bu eser gerek içeriği gerekse hazırlanış tarzı bakımından asırlarca dünya tıp literatürüne hakim olmuştur. Kendisinden sonra, yeni tıbbın doğuşuna kadar Türkçe, Arapça, Farsça ve Batı dillerinde yazılmış eserlere kaynaklık etmiştir. Tıp ilminin kaideleri, ilaçlar ve çeşitli hastalıklarla ilgili detaylı bilgiler veren İbn-i Sina'nın bu eseri, gerek Anadolu Selçukluları ve gerekse Osmanlılar devrinde temel bir başvuru kitabı olarak kullanılıp tercih edilmiştir. Tıp ilminde büyük bir çığır açmış olan İbn-i Sina, felsefe alanında da gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkilemiştir. Yapıtları 12. yüzyılda Latinceye çevrilmiş ve bunun ardından da tüm dünyaya yayılmıştır. Kadızade Rumi 16. yüzyılın sonlarında Osmanlılarda müspet ilim konusunda bir isim dikkat çekmektedir. Bu kişi, Musa Paşa b. Mahmut b. Mehmet Salahaddin olarak anılan Kadızade Rumi adıyla ün kazanmış olan Türk matematikçisi ve astronomudur. Çeşitli önemli kitaplar hakkında "şerh" adı verilen yorumlar yazmış ve bu konuda ünlenmiştir. Bunlardan bir tanesi Osmanlı Medreselerinde okutulan el-Harezmi'nin Mülahhas fi'l-hey'e adlı astronomi kitabına yazdığı şerhdir. İkinci olarak da Şemseddin-i Semerkandi'nin geometri ve üçgenlerin niteliklerine dair kaleme aldığı Eşkalü't-te'sis'i şerh etmiştir. Bir de Muhtasar fi'l-hisab adında bir Arapça eseri vardır ki, birinci kısım aritmetik, ikinci kısım cebir ve denklemler, üçüncü kısım ise ölçmelerden ibarettir. Kadızade'nin en önemli eseri ise, Gıyaseddin Cemşid'in Risale fi'istihraci'l-ceyb-i derece vahide eseri için yazdığı şerhdir. Sadece kitap hakkındaki yorumlarını belirtmesine rağmen Kadızade burada bir derecelik yay sinüs hesabı usulünü yazardan daha iyi ve daha basit bir şekilde açıklamıştır. Kadızade'den zamanın en ciddi ve gerçek astronomu olarak bahsedilir. Tüm bu sebeplerden dolayı Kadızade'yi Osmanlı Türklerinin birinci gerçek astronomu ve matematikçisi olarak kabul edebiliriz. Mahmut Şirvani Şirvani, 15. yüzyılın ilk yarısında yaşamış Osmanlı tıbbının en önemli hekimlerinden biri, belki de birincisidir. Şirvan doğumlu bir ailenin oğlu olarak Anadolu'da doğmuştur. Yaşadığı dönem boyunca 11 tane eser vermiş ve tüm eserlerini dönemin devlet büyüklerine ithaf etmiştir. Fatih Sultan Mehmet'e ithaf edilen son eseri ve eserleri arasında en önemlisi olan Mürşid, Osmanlı tıbbında göz hastalıklarına ait en hacimli eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazdığı bir başka eser olan Tuhfe-i Muradi ise, içerdiği bilgiler nedeni ile Anadolu'da yazılan ilk tıp eserleri listesine alınmıştır. Konu, temelinde kıymetli taşlara dayansa da bu taşların tıpta kullanımının da anlatılmasından dolayı tarihçiler tarafından bir tıp kitabı olarak kabul edilmektedir. Şirvani'nin eserlerinin 4'ü Arapça, 6'sı ise Türkçe olarak kaleme alınmıştır. İlk devir Osmanlı tıbbında bu kadar üretken ikinci bir tıp yazarı yoktur. Eserlerinin, döneminin ilmi zihniyetini en açık şekilde yansıtmasının yanında, şu an bile herkesin anlayabileceği sade bir Türkçe ile yazılmış olması da son derece önemlidir. Mukbilzade Mümin Osmanlı döneminde önemli ilim adamlarından bir diğeri de II. Murat döneminde yetişmiş ve iki önemli eser bırakmış olan Mukbilzade Mümin'dir. Mümin, göz hastalıkları konusuna özel ilgi göstermiş olan Şirvani ile birlikte ilk Osmanlı hekimlerindendir. Yazarın ilk eseri padişaha ithaf edilmiş olan Zahire-i Muradiye'dir. İkinci eseri Miftahü'n-nur ve hazainü's-sürur da aynı şekilde padişaha ithaf edilmiş önemli bir tıp kitabıdır. Kitapta teşhis ve sağlık bilgisinden genel olarak bahsedildikten sonra, göz hastalıklarına dair ayrıntılar anlatılmaktadır. Bu önemli eserde, baş ve kafatası yapısı ve hastalıkları, göz hastalıkları, göz kapağı rahatsızlıkları, konjoktiva ve kornea hastalıkları detaylı olarak tarif edilmekte, hastalıklara karşı önlemler ve çözümler anlatılmaktadır. Osmanlılarda bütün Darüşşifa vakıflarındaki hekim listelerinde Mukbilzade Mümin'in isminin mutlaka bulunması dönemin son derece önemli bir hekimi olduğunu kanıtlamakta, aynı zamanda o dönemde göz hastalıklarına verilen önemi de yansıtmaktadır. Ali Kuşçu Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türkleri'nde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır. Kuşçu, Uluğ Bey ve Kadızade'den matematik dersleri almıştır. Bir dönem Azerbeycan'a gitmiş, orada Akkoyunlular padişahı Uzun Hasan'ın emrinde elçilik görevini yerine getirmiş, daha sonra da Fatih'in sarayında bilim adamı olarak görev yapmıştır. Bilimsel tartışmalarda bulunan, Fatih Külliyesinde bir güneş saati yapan Ali Kuşçu, İstanbul'un enlem ve boylam derecesini belirlemiştir. Ay'ın ilk haritasını çıkaran Ali Kuşçu'nun adı bugün Ay'ın bir bölgesine verilmiştir. Ali Kuşçu'nun çalışmaları başlıca iki bölüme ayrılabilir. Bunlardan ilki din ve filoloji ile ilgilidir. Diğeri ise matematik ve astronomi ile ilgili eserlerdir. Bu eserler arasında en önemlisi Risale fi'l-hey'e'dir. Zafer günü tamamlandığı için Fethiye adıyla Fatih'e takdim edilmiştir. Matematik ve astronomi alanında büyük bir çığır açan bu eser içinde gök cisimlerinin dünyamızdan uzaklıklarına kadar tüm bilimsel detaylar bulunmaktadır. Farsça yazılmış daha sonra Arapçaya çevrilmiş, Batı ilminin Türkiye'ye girmesinden sonra bile astronomi alanında tercih edilen bir kitap olmuştur. Mirim Çelebi Mirim Çelebi, asıl adı Mahmud b. Mehmed olan ve 16. yüzyıl Osmanlı Türkiye'sinin en ileri gelen astronom ve matematikçilerindendir. İstanbul'da doğmuş, medreselerde okumuş ve Beyazıd'ın şehzadeliği zamanında hocalık yapmış ve önemli makamlarda görev almıştır. Kadızade ve Ali Kuşçu'nun torunu olan Çelebi'nin en önemli eserlerinden biri Uluğ Bey'in Zic'ine Farsça olarak Düstürü'l-amel ve tashihü'l-cedvel adında yazdığı bir şerhdir. Yazar eserde konuları çok çeşitli şekillerde anlatmış, örneğin bir derecelik yayın sinüsünü hesaplamak için gayet anlaşılır biçimde 5 ayrı çözüm yolu göstermiştir. Mirim Çelebi aynı zamanda kendisini çok seven Yavuz Sultan Selim'in ısrarları sonucunda dedesi Ali Kuşçu'nun astronomi ile ilgili Fethiye eserini de şerh etmiştir. Matematik ve astronomi ile ilgili yedi sekiz risalesi bulunmaktadır. Mirim Çelebi, Osmanlı ülkesinde astronomi ve matematik ilimlerinin ilerlemesi için kuşkusuz en çok çalışan müslüman bilim insanlarındandır. Takiyüddin Efendi 16. yüzyılın en önemli astronomlarından biridir. Devletten görev almak üzere Kahire'den İstanbul'a gelmiş, matematik bilimindeki ustalığı nedeniyle hoş karşılanıp Sultan'a tanıtılmış ve onun yüksek yardımlarıyla rasathane hazırlanmıştır. Kurduğu rasathane o zaman için dönemin en önemli astronomi aletleriyle donatılmıştır. Yapılan gözlem, kullanılan araçlar ve çalışan astronomları ile son derece önemli bir mekandır. Takiyüddin'in en önemli eseri Sidretü'l-Münteha'dır. Bu eserde güneş parametreleri üç gözlem noktası yöntemi uygulanarak hesaplanmıştır. Takiyüddin, Tycho Brahe ve Copernicus dışında dünyada bu yöntemi kullanan üçüncü kişidir. Benzer sonuçlara ulaşmalarına rağmen, Takiyüddin'in güneş parametreleri konusunda yaptığı hesaplamalar 16. yüzyılda en doğru hesaplamalar olarak tarihe geçmiştir. Takiyüddin, eserlerinde "saatlerden" bir astronomik araç gibi bahsetmiştir. Bu saatlerin en önemli özelliği dakik olarak, dakika ve saniyeyi verebilmesidir. Avrupa'da dakika ve saniye bulunan bir saatin yapılma tarihi ile Takiyüddin'in bu mekanizmadan bahsetmesi aynı döneme rastlar. Takiyüddin, Haridetü'd-Dürer ve Feridetü'l-Fikr adlı küçük bir zic'inde ondalı kesirleri kullanmış ve bu konu hakkında bilgi vermiştir. Bir başka deyişle, ondalı kesirler Avrupa'da tanınmasından çok daha önce Takiyüddin tarafından sadece tanıtılmamış, kullanılmıştır da. Bütün bunlara bakarak, Takiyüddin'in, dünyada "ilk"leri gerçekleştiren bilginlerden biri olduğu açıkça görülmektedir. Seydi Ali b. Hüseyin Seydi Ali b. Hüseyin, birçok deniz seferine, özellikle savaşlara katılmış, sonra da Barbaros Hayrettin Paşa'nın hizmetinde çalışmış, astronomi konusunda uzman büyük bir denizcidir. Hüseyin'in deniz astronomisi ve coğrafyayı gerçekten çok iyi bilen bir bilgin olduğunu gösteren en önemli eseri Muhit'dir. Eserin içinde, yön bulma, zaman hesabı, takvim, güneş ve ay zamanlamaları, pusula bölümleri, çeşitli adaların ve meşhur limanların kutup yıldızına yükseltileri, astronomiye ait bazı bilgiler, rüzgarlar, ulaşım yolları, büyük fırtınalar ve bunlara karşı alınacak tedbirler gibi önemli konular yeralmaktadır. Konulardan da anlaşıldığı kadarıyla Muhit, son derece ilmi ve önemli bir eserdir. Hüseyin aynı zamanda Ali Kuşçu'nun Fethiye'sini çevirmiş ve eklemeler de yapmıştır. Gökleri sayarken astronomi terimleri katmış, alemin merkezinin yerin merkezi olduğunu ve ağır cisimlerin yerin merkezine doğru düştüklerini ilave etmiştir. Yazar, bir diğer eseri Mir'at-i Kainat'da ise güneşin yükseltisi ve yıldızların yerleri, kıblenin ve öğle vaktinin belirtilmesi, daire çemberlerinin, sinüs, kiriş ve tanjantların bulunması ve karşı tarafa geçilemeyen bir nehrin genişliğini ölçmek usulü gibi konularda bilgi vermektedir. Konusunda çok önemli bilgiler vermiş ve geride çok değerli eserler bırakmış üstün bir denizci ve astronomdur. Katip Çelebi 17. yüzyılda yaşamış büyük bir bilim adamıdır. 14 yaşına geldiğinde Anadolu Muhasebesi Kalemi'ne alınmış ve buradaki halifelerden birinden hesap kaidelerini öğrenmiştir. Bundan sonra çeşitli hocalarla çalışmış ve bilgilerini genişletmiştir. Katip Çelebi'nin 20 dolayındaki eseri arasında belki de en önemlisi Keşfü'z-Zünün an esami'l-Kütüb ve 'l-Fünün'dur. Eserde, 300'e yakın müstakil ilimin konuları ve amaçları hakkında bilgi verilmekte çeşitli araştırmalara yer verilmektedir. İkinci önemli eseri ise Cihannüma'dır. Coğrafya ve kosmografyaya ait olan eserde yazar, dünya üzerindeki 5 kıtayı 6'ya bölmüş ve hepsi hakkında genel bilgi vermiştir. (Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Macellenike/Avustralya ve Kutup bölgeleri). Eserde yeryüzünün yuvarlaklığını ispat için çeşitli deliller verilmiş ve Japonya'dan Erzurum'a kadar mevcut olan bütün bitkiler ve hayvanlar tanıtılmıştır. Cihannüma aynı zamanda Osmanlıların üç kıtadaki hakimiyeti, şehir ve kasabaları hakkında hiçbir yerde bulunmayan değerli bilgileri de ihtiva eden ilk ve yegane sistematik coğrafya kitabıdır. Katip Çelebi dönemin durgunlaşmış ve yeniliklere kapalı havası içinde Osmanlı toplumunda büyük atılımlar yapan bir aydındır. Batı'daki astronomi eserlerini çevirmeye yönelmiş bir alimdir. Çelebi, döneminin koşullarını aşan bir bilim anlayışının ilk mimarlarından biri olarak kabul edilir. İbn Nefis 13. yüzyılda bilim adına önemli gelişmelere damgasını vurmuş olan bir başka isim de İbn Nefis adıyla tanınan Alaeddin Ali ebi'l-Hazam el-Kureyşi'dir. Mu'cezü'l-Kanun adlı ünlü eserinde İbn Nefis, pekçok tıbbi açıklamada bulunmuş ve oldukça rağbet görmüştür. Eserin en önemli özelliği, İbn Nefis'in küçük kan dolaşımını tıpkı 16. yüzyılda bu dolaşımı Harvey'den önce tarif eden Michel Servetus gibi tarif etmesidir. Servetus'un, İbn Nefis'ten yaklaşık üç yüzyıl sonra küçük dolaşımı açıklaması ve onunla aynı anatomik yapıyı tarif etmesi son derece önemli bir konudur. Çünkü o döneme kadar klasik inanç, anatomide septumun (bir organın iki ayrı bölümünü birbirinden ayıran ayırıcı zar veya duvar) geçirgen olduğu yönündedir. Oysa İbn Nefis, herhangi bir gözleme dayanmadan septumun geçirgen olmadığından yola çıkmış ve bu sonuçlara varmıştır. Nitekim sonraki yüzyıllarda septumun geçirgen olmadığı gözlemlerle ispatlanmıştır. İbn Nefis, kuşkusuz bu önemli keşfi ile tıp tarihinin en önemli isimlerinden biridir. Yaptığı keşfin önemi ve değeri kendisinden üç yüzyıl sonra ortaya çıksa da Osmanlı dönemine büyük faydaları dokunmuş önemli tıp adamı vasfını korumuştur. Akşemseddin Asıl adı Şemseddin Muhammed b. Hamza'dır. Ancak sakal ve bıyığının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı Akşemseddin olarak anılmaktadır. Şam'da doğmuş ve küçük yaşta Anadolu'ya gelerek Amasya'nın bir kazasına yerleşmiştir. Genç yaşta çeşitli ilimler konusunda başarılar elde etmiş ve iyi bir tıp tahsili yapmıştır. Tıp alanında derin araştırmalar yapmış olan Akşemseddin, "Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülmeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur." diyerek bundan beşyüz sene önce mikrobun tarifini yapmıştır. Onun bu açıklamaları yaptığı dönem, mikropları ilk olarak tanıtan İtalyan hekim Fracastor'dan yaklaşık 100 sene öncedir. Böyle bir ilke imza atan Akşemseddin, tıp tarihinde önemli bir yere sahiptir. Sultan II. Murat ve II. Mehmet'e çok yakın olan Akşemseddin, yaptığı ilaçlarla saray ve çevresinde birçok hastayı iyileştirmesiyle de bilinmektedir. Akşemseddin'in pek çok dini eserinin yanı sıra son derece büyük önemi olan iki de büyük tıbbi eseri bulunmaktadır. Eserler halen tıp literatüründe önemlerini korumaktadır. El-Battani 868 yılında Harran'da doğmuş olan el-Battani ilk eğitimini ünlü bir bilim adamı olan babası Cabir bin San'an el-Battani'den almıştır. Daha sonra eğitimini devam ettirmiş ve çok çeşitli konularda uzmanlık elde etmiştir. Battani ünlü bir astronom, matematikçi ve astrologdur. Astronomi konusunda pek çok önemli keşfi vardır. Bunlardan en önemlisi bir güneş yılının 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniyeden oluştuğunu bulmasıdır. Bu keşif günümüz ölçümlerine son derece yakındır. Güneşin doruk noktasındaki boylamın Ptolemy'nin keşfinden beri 160 47' arttığını da keşfetmiştir. Bu durum, güneşin yörünge hareketlerini ve eşzamanlılıkta küçük farklılıkların meydana geldiğini gösteren önemli bir keşiftir. El-Battani'nin getirdiği yenilikler, ekliptik düzlemde dikkate değer bir eğrilik olduğunu, mevsimlerin uzunluklarını ve güneşin yörüngesini de kesin değerlerle ortaya koymaktadır. Ay ve güneşle ilgili gözlemleri, 1749 yılında Dunthorne tarafından ayın hareketlerinin anlaşılması konusu ile ilgili olarak kullanılmıştır. Matematik alanında Yunan kirişi yerine sinüsleri kullanan ilk kişidir. Ayrıca ilk olarak kotanjant kavramını getirmiş ve dereceli bir tablo oluşturmuştur. Astronomi ve trigonometri ile ilgili sayısız eseri vardır. Astronomi konusundaki çalışmaları Rönesansa kadar Avrupa'da etkili olmuş, astronomi ve trigonometrideki keşifleri bu bilimlerin gelişimine öncülük etmiştir. El-Harezmi Ebu Abdullah Muhammed bin Musa El-Harezmi tahmini olarak MS 770 yılında Özbekistan'da doğmuştur. Batı bilim dünyasına en sürekli ve en derin etkiler bırakmış matematikçi olarak tanınmaktadır. Harezmi, doğu bilim dünyasında cebir ilmine ilişkin ilk eser yazan kişidir. Bu bilim dalı daha önceleri az çok işlenmiş ve geometriden farklı bir ilim olarak görülmeye başlamıştır. Birinci dereceden denklemler çözülebilmiş ama ikinci derece denklemlerin kökeni konusu henüz anlaşılamamıştır. Harezmi, ikinci kitabı olan El Cebr ve'l Mukabele ile ikinci derece denklemlerin çözüm yolunu sistemli olarak belirleyen ilk kişidir. Harezmi eserinde belirttiği yöntemleri bir öğretmen yeteneğiyle açıklamış ve bu kuralları geometrik olarak ispatlamıştır. Harezmi'nin bu eseri, matematik tarihi bakımından çok önemli gelişmelere başlangıç olmuş ve 600 yıldan fazla süre boyunca matematik öğrenimi için temel sayılmıştır. Roger Bacon, Fibonacci gibi bilim adamları eseri hayranlıkla incelemişler ve kendi öğretilerinde bu eserden faydalanmışlardır. 1598-1599 yıllarında hala cebir ilminde tek kaynak Harezmi'nin bu eseridir. Matematiğin yanısıra astronomi ve coğrafya ilimlerinde de eserler vermiştir. Güneş saatleri ve saatler üzerinde yazılmış eserleri bulunmaktadır. Sabit Bin Kurra Sabit bin Kurra, matematik, astronomi ve tıp konularında uzman İslam bilginlerinden biridir. Döneminde tüm bu alanlarda çok büyük gelişmelere öncü olmuş, özellikle geometri ve cebir konusunda yeniliklere imza atmıştır. Sabit bin Kurra'nın geometrideki yeri hakkında oryantalist Georges Rivoire şunları yazar: "Cebirin geometriye uygulanmasını, Müslümanlara borçluyuz. Bu da 900 yılında vefat etmiş olan Sabit bin Kurra'nın eseridir." Matematik, astronomi, astroloji, tıp ve çeviri ile uğraşan Sabit'in 79 eseri olduğu bilinmektedir. Bunlardan 21'i tıp, 2'si müzikle, geri kalan 25 eser ise matematik ve felsefe ile ilgilidir. Sabit, Oaklides'in bilgilerini kullanarak cebir konusunda çok daha genel denklemlerin çözümlerini göstermeyi başarmıştır. O da Harezmi gibi pozitif köklü ikinci derece denklemlerin çözümü ile uğraşmıştır. Üçüncü derece denklemlerin çözümü iki yüzyıl sonra Ömer Hayyam'a nasip olacaktır. C. B. Boyer, bu usta matematikçi için şunları söylemektedir. "MS 9. yüzyıl Müslüman matematikçilerin altın çağı oldu. Yüzyılın ilk yarısında Harzemli, ikinci yarısında Sabit bin Kurra damgasını vurdular. Harzemli ile Oaklides 'temelciler' olarak benzeşir. Sabit ise, Pappus gibi, yüksek matematik yorumcusudur." (Boyer, C. B. (1968). A History of Mathematics, John Wiley and Sons, New York, sf. 258) Harun Yahya Kaynak : http://www.harunyahya.org/ |
Labels:
Allah,
allahın sanatı,
bilim,
iman,
insan yaşamı,
islam,
müslüman,
müslüman bilim adamları,
teknoloji,
tıp
Monday, January 1, 2007
Tabiatın Matematik Düzeni
Fiziki dünyanın matematikle ifade edilen bir düzenin ve ahengin bir görüntüsü olduğu düşüncesi Eski Yunan’a kadar dayanmaktadır. Rönesans Avrupası’nda Galileo, kâinat kitabının matematik dilinde yazıldığını ifade ediyordu. Galileo’dan sonra gelen bilim adamları da kâinattaki bütün kanunların matematik diline dökülebilir olması karşısında şaşkınlıklarını ifade etmişlerdir. Matematiğin fizik, kimya ve biyoloji bilimlerinde bilinmeyen bir şekilde işlerliği ve her şeyi kolaylaştırması karşısında büyük fizikçi James Jeans “Kâinatın mimarı büyük bir matematikçi olsa gerek” demiştir. Einstein’in rölativite teorisini, sade bir tefekkür sonucu değil, bazı matematiki işlemlerden sonra ortaya attığını biliyoruz. Bütün fizik kanunlarının matematik diline dökülerek çok kolay anlaşılması karşısında Einstein “Kâinatın anlaşılamayan tek yönü, anlaşılabilir olmasıdır” demiştir. En basitinden cisimler arasındaki çekim kuvvetinin F=G.m1.m2 / r2şeklinde basit bir matematik formülüyle ifade edilmesi karşısında şaşırmamak mümkün mü? Bu formüldeki G sabitinin, atomun elektronlarıyla protonları arasındaki çekim kuvvetinden, yıldızlar arasındaki çekim kuvvetine; bizim dünyamızdan, bizden milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki yerlere kadar hep aynı olması bu formülün basit olmasının yanı sıra çok harika olduğunu ve her yerde geçerli akçe gibi değerli olduğunu göstermektedir. Matematiğin diğer bilimlerdeki uygulamalarının beklenmedik bir şekilde çok verimli sonuçlar vermesi hâlâ bir sır olarak karşımızda durmaktadır. Bazı bilim adamları bunu, diğer ilimlerin matematiğin gelişmesine yön vermesine bağlarlar. Ancak bu düşünceyi hiçbir matematikçi kabul etmez. Çünkü matematikçiler matematik yaparken yaptıkları şeyin uygulamasının olup olmadığına bakmazlar. Ancak kendilerinden sonra gelen bilim adamları onların çalışmalarını alıp diğer bilimlere uygularlar. Meselâ; karmaşık sayı sistemini geliştirenler matematikçilerdir, fakat çok sonraları bunun fizikte ne kadar çok uygulama alanı olduğu görülmüştür. Apollionus, çember ve karenin yanı sıra elips dediğimiz çift odaklı güzel görünümlü bazı şekiller üzerinde çalışırken bu şekillerin kendisinden yüzlerce yıl sonra Kepler tarafından alınıp güneşin etrafına yerleştirileceğinden ve bununla gezegenlerin yörüngelerinin nasıl olduğu probleminin çözüleceğinden habersizdi. Bu konuda ünlü İngiliz matematikçi G. H. Hardy şunları söylüyor: “Ben, pratik faydası için değil, ondaki güzellik için matematik yapıyorum ve yaptığım çalışmaların kâinatta herhangi bir uygulamasının olup olmadığına bakmıyorum. Ancak çok sonra kâinatın da matematikçiler tarafından formüle edilen aynı kurallarla oynadığını keşfediyoruz.” James Jeans ise: “Eğer matematik kâinatın gerçek bir özelliğini ortaya çıkarıyor olmasaydı, diğer bilimlerdeki matematiksel yaklaşımlar bu kadar verimli sonuçlar doğurur muydu?” diyerek cevap aradığımız soruya açıklık getiriyor.ÖNCE TEOREM, SONRA İSPAT Matematikteki ilginç hadiselerden biri de Gauss, Rieman, Fermat gibi matematikçilerin o gün için ispatı olmayan bazı teoremler yazıp ispatını geleceğin matematikçilerine bırakmalarıdır. Bu teoremlerin daha sonraları bulunan çok kompleks sistemler kullanılarak ancak ispatlanabilmesi, onların bu teoremlerin doğruluğunu nasıl tahmin ettikleri sorusunu akla getirmektedir. Fermat: “Herhangi iki pozitif tamsayının ikiden büyük bir tamsayı kuvvetini alıp bunları toplarsanız, başka hiçbir tamsayının aynı kuvvetine eşit olmaz” diye bir teorem ortaya atmıştır. Ancak bu teoremin ispatı o kadar zordu ki iki asır boyunca matematikçilerin başını ağrıttı. Tâ Wiles tarafından 200 sayfalık bir ispatı yapılana kadar. Matematikte önceden tahmin edilen bu türlü şeyler, matematiğin insan beyni tarafından yönlendirilmediğini, aksine onun insan beynini alıp belli hakikatlere doğru sürüklediğini gösterir.KAÇ TANE MATEMATİK VAR? Prof. Ali Nesin: “Eğer uzayın farklı bir yerinde bazı yaratıklar olsaydı ve bu yaratıklar bizim gibi zeki olsaydı, bizimle aynı matematiği yaparlardı. Demek istediğim matematik bir tane ve biz onu buluyoruz” diyor. Kendisinin de ifadesiyle bu iddia ispatlanamaz ancak üzerinde düşünmeye değer. İki kere ikinin dört olmadığı bir matematiği düşünmek kolay değil. Biraz daha karmaşık bir örnek üzerinde duralım. y=x2 eğrisinin altındaki alanı bugün fonksiyonun integralini alarak kolayca bulabiliyoruz. “0”dan x’e kadar olan kısmının alanı (l/3)x3 yapmaktadır. Şimdi Prof. Ali Nesin’in örneğinde olduğu gibi uzayın farklı bir yerindeki zeki yaratıkların da aynı alanı hesaplaması için bir metot geliştirdiklerini düşünelim. Onların da (1/3)x3 değerini bulacaklarından kimsenin şüphesi yoktur. Onların bu metodunu farklı bir fonksiyona uygulayınca bizim aynı fonksiyona integral uygulayarak elde edeceğimiz değeri bulurduk. Onların metodları farklı olabilirdi ancak bizim her işlemimize onların bir metodu karşılık gelecekti. Yani diller her ne kadar farklı da olsa anlatılan hakikatler hep aynı olacaktı.SONUÇ Allah (cc), kâinatı yaratırken, koyacağı kanunların sadece mükemmel olarak çalışmalarıyla yetinmemiş, bunlara insan ruhunu yücelten güzellikler de katmıştır İlim tığıyla örülen bu muhteşem dantelâya ince ve güzel bir nakış işlemiştir. İnsanoğlunun bu dantelâ içindeki ince sırları ortaya çıkarmasıyla matematik ilmi doğmuştur. Herkes farklı bir ipliğe muttali olmuş ve bugünkü haliyle karşımıza muazzam bir tablo çıkmıştır. Bu ilmi ya alıp tek bir noktada toplayıp insan beyninin içine kapatacağız veya kâinat kitabının sayfaları arasına serpiştireceğiz. Bizim var olan şeylere sonradan ulaşmamız matematiğin kâinatın sayfalarına ait olduğunu göstermektedir.
Kaynaklar
— The Mind of God, Paul Davies
— Nature’s Numbers, Ian Stewart
— Matematiğin Aydınlık Dünyası, Sinan Sertöz.
— Emperor’s New Mind, Royer Penrose
Bayram Yenikaya
Kaynak : http://www.sizinti.com.tr/
Kaynaklar
— The Mind of God, Paul Davies
— Nature’s Numbers, Ian Stewart
— Matematiğin Aydınlık Dünyası, Sinan Sertöz.
— Emperor’s New Mind, Royer Penrose
Bayram Yenikaya
Kaynak : http://www.sizinti.com.tr/
Labels:
Allah,
Allah birdir,
bilim,
evren,
ilahlar,
islam büyüktür,
kainat,
matematik,
medreseler,
tabiat
Subscribe to:
Posts (Atom)